Malatya’da Bir İlk

Malatya’nın Kernek Suyunu içmiş, Derme Suyunun eski güzergâhını bilen,  Malatya’nın doksan yıllık yapısını bilen dedeniz olarak Malatya adına yazmak durumundayım. Yoksa bu zaman dilimi sonraki kuşak tarafından yeterli ölçüde aydınlanamaz. 1919 yılında doğmam, köken itibari ile özellikle de ana tarafından kadim Malatyalı olmam, tarih ve kültür kollarında Malatya adına araştırmalar yapmam ve de geçmişe önem vermem, bu yaşta beni bu yazıları yazmama vesile kılıyor. Çünkü: Malatyalı hemşehrilerim Malatya’nın geçmişini bilemiyor. Meşhur bir laf vardır. Geçmişini bilemeyen geleceğini bilemez diye. İşte Malatya bu yolun ayırım noktasında, yani geçmişle gelecek arasında kopma noktasında.  Bana da onları bilgilendirmek ve de geçmişten izlenimler anlatmak düşüyor. Ara sıra tansiyonum yükselse de Malatya’ya hizmet her zaman boynumun borcudur.  Gelelim miş ve mış’lara.

MALATYA’DA EĞİTİM (1900 LÜ YILLAR) :

Malatya’nın gençleri pek okumazdı. Okul da yoktu. Ortaokul 1907 yılında İrade-i Seniye ile yani padişah fermanı ile açıldı. Ondan önce medreseler vardı. Bu medreselerde dine dayalı eğitim verilirdi. Malatya’da okumak isteyenler idadiye giderdi; daha çok askeri İdadiye. Mesela Mahmut Nedim (Zabcı) Bey, Fenercilerin Behçet Bey, Hacınebizade Fazıl Bey ile kardeşi, gibi.

Behçet Bey, Ahmet Fırat’ın kayınbabasıdır. Hikmet Bey doktordu. O zamanlar Malatya’da yüksek okulu bitirenlerin sayısı onu geçmezdi. Daha sonra da Mehmet Bey dişçi oldu, Lütfi Bey de eczacı oldu. Babamı da oraya göndermişler ama babam kovulmuş. Babam Elazığ idadisinde okuyormuş, yaramaz bir çocukmuş, idadiden atılmış.

Babamın dedesi Hasan Efendi’dir. Hasan Efendi Malatya’nın Defter-i Hakani’sidir . Malatya mutasarrıflık olduğu için müdür denmezdi, şimdiki tabirle Malatya defterdarıdır. Malatya’nın kazalarında mal müdürlükleri görevlerinde bulunduktan sonra 1830’larda Malatya defterdarlığı görevine getirilmiştir. Üç oğlu vardır: Tevfik Efendi. Meclis İdare azasıdır. Kazalarda da müstantiklik (Sorgu hâkimi) yapmıştır. Diğer oğlu da Şefik Efendi’dir. Şefik Efendi de Malatya’da bankacıdır.  Hasan Efendi’nin üç oğlu olmuş. Baki Efendi, Fazıl Efendi ve Şekip Efendi. Dedem de Ser Komiserdir, Malatya’nın ser komiseridir, şimdiki anlamı ile emniyetin başı. O zaman müdürlük yoktu. Şefik Efendi’nin çocuğu olmamış. Tevfik Efendi’nin iki oğlu var, birisi subay. Elazığ’da okumuş ondan sonra harbiyeyi bitirmiş. Diğer oğlu ise öğretmen olmuş. Diğer oğlu hukuku bitirmiş ama genç yaşta vefat etmiş. Dedeme sıra gelince. Dedemin tek oğlu olmuş, o da benim babam. Gece gündüz içki içer,  eşribe  leylin nehar, gece gündüz içki içer, zampara, keyf ehli.

Hamiyet Yüceses sahneye çıkıyordu. Anamın dayısının oğlu vardı; Şahin Karacabey, belediye reis muavini idi. Onun babası seferberliğe gitmiş. Şahin; evlenene kadar bizde kaldı. Babam ikimizi de aldı, Hamiyet’i seyretmeye götürdü. Daha sonra Barbaros Okulu oldu, cadde üzerinde değil mezarlığa doğru, işte o konağın bahçesinde tiyatro vardı. Gittik locaya oturduk. Hamiyet sahneye çıktı, sazlar çaldı Hamiyet söyledi. O zamanlar sahneye çıkanlar şarkılarını söyledikten sonra ellerine bir tepsi alarak masa masa dolaşırlardı. Bizim locaya da geldi.  Babam; oğlum Hamiyet’i öp dedi. Ben çekindim. Öp ulan dedi. Ben de öptüm. Ondan sonra, oğluma öptürttüm, bir de ben öpeyim dedi. Babam Arakir ile Leyleğin oğlunu eve çağırır, onlara çaldırtır söylettirir,  kendisi de rakısını içerdi.

Adil Bey 1920’lerden itibaren Malatya Milli Eğitim Müdürlüğü görevini icra etmişti. Eskiden Malatya’da kız ve erkek okulları ayrıydı. İnas mektepleri var idi. Derme Okulu’nun bulunduğu binalarda kızlar okurdu. Hatice Hanım mektebin müdürüydü. Erkek çocuklar da İzzetiye, Hidayet, Çarşı Mektebi gibi mekteplerde okurlardı. Cumhuriyetten sonra kız ve erkek mekteplerine son verilerek kız ve erkek öğrencilerin bir arada okunması sistemi getirildi. Milli Eğitim Müdürü Adil Bey istifa etti.

Bedri Bey 1920’lerde Mülkiye’yi bitirmiş, stajyer maiyet memuru (Kaymakam stajyeri) olarak Malatya’ya gelmişti. Bedri Bey de diğer abileri gibi modern şekilde giyer, kravat takar, ceket pantolonla dolaşırdı. Bu günler Cumhuriyetin kurulduğu yıllardı. Vali Nevzat Tandoğan’dı. Bu yıllarda arka arkaya devrim yasaları çıktı. Fes giyerken fesin yerine biz şapkayı taktık. Ben fes de giydim. Her berber dükkânının yanında fes kalıpları vardı. Saçımızı keserken fesimizi de kalıba sokarlar,  bir biçim verirlerdi. Eski yazı kalktı, yeni yazı çıktı. Eski mekteplerin yanına yeni mahalle mektepleri açıldı. Yeni yazıyı halka, memurlara öğretmeye başladılar. Kıyafet Kanunu çıktı. Şalvarla, zıbınla, beyaz don, aba ve şalvarla gezen erkekler, pantolon ceketlerle ve kravatlarla dolaşmaya başladılar. Malatya’da bir değişim yarışı başladı.

Bedri Bey’in gelişi işte bu tarihlere rastladı. Bedri Bey’in annesi Mumculardan Zahide Bacı idi. Zahide Bacı oğlunu evlendirmeye çalışıyordu.  Bedri Bey, Malatya kızları ile evlenmeyi düşünmüyordu. İlerde kaymakam veya vali olacaktı. Görevini düşünüyordu. Batıya dönük bir yapısı vardı. O zamanlar Malatya kızlarının en tahsillisi ilkokul mezunu idi. Malatyalılar birbirlerinden kız alırlar birbirlerine kız verirlerdi, yani tüm Malatya akraba idi.

O yıllarda Malatya’da askeriyenin başında kurmay Binbaşı Şefik Bey vardı. O; Atatürk devrimlerinin ilk temsilcilerinden idi. Üç kızı vardı.  Malatyalı bayanların yüzleri kapalı iken bunların saçları kesik, yüzleri açıktı. Bunlar bisiklete biner Sivas Caddesi’nde yani Papur Yolu’nda (**) bisikletle dolaşırlardı. Kısa elbise ve etek giyerlerdi. Erkek arkadaşları ile medeni ölçüler içerisinde konuşurlardı.

Bedri Bey, Şefik beyin kızlarından biri ile evlenmeye karar verdi. Şefik Bey’in bir kızının adı Ruhsar, bir kızının adı Jale, diğerinin adı da Sabahat’tı.  Malatyalılar bu isimleri doğan çocuklarına verdiler. Ruhsar hanımla Bedri Bey’in evlenmesine karar verildi. Bedri Bey, Özer soyadını aldı.

Bu düğün Malatya’nın davullu zurnalı geleneksel düğünlerine hiç benzemiyordu, balo diyorlardı. Orta Mektebin altında matbaanın olduğu yerde bir salon vardı. İşte balo yani düğün o salonda yapıldı. Mektep yangınından sonra matbaa Tekke Camisine gitmişti. Düğünde davul zurna yoktu. Düğünde keman, kornet, saksafon,  bir de bateri vardı. Buradakilere de Malatyalılar tango derlerdi. Tango müziği aslında Güney Amerika müziğidir. O yıllarda esintisi Malatya’ya kadar uzanmıştı. Başını açan, manto giyen hanımlara da, tango olmuş derlerdi. Mesela; Fatma’dan bahsedilirse tango Fatma mı? derlerdi.  Düğünde dans ve içki de vardı. Düğüne askeri zevat ve Malatya’nın mutaassıp olmayan aileleri iştirak etmişti. Bizi de davet etmişlerdi, ancak kadın erkek bir arada olduğu için anam düğüne iştirak etmedi. Komşular beni de aldılar öylece düğüne katıldım. Düğüne gittim ki orada İlkokul öğretmenim Muammer Bey de var.

Düğünde Malatya’nın gelenekselliğinin hiçbir özelliği yoktu. Söz kesme, gelin alayı, dini nikâh yoktu. Herkes kravatlı pantolonlu bir şekilde düğüne katılmıştı. Bedri Bey Ankara’nın Çubuk Kazasında kaymakammış. Sonra vefat ettiğini duydum.

ŞEFİK BEY

Gelelim Şefik Beye;  o zaman yarbaydı, Atatürkçü idi.  Atatürk’ün Kastamonu’da açtığı şapka devriminden bir gün sonra da belli bir kesim şapka giymeye başladı. Terziler bile şapka dikiyorlardı. Hatta birisi Yahudilerin giydiği melon şapka giymişti. Askerler de kalpakları attılar, şapkaları geçirdiler. Yeni yazı öğrenmek için okullar açıldı. 1940’ların başında öğretmendim, halka para almadan geceleri yağmur çamur demeden okuma yazma öğretirdik. Amacımız Atatürk’ün inkılaplarını hemşehrilerimize öğretmekti.

Analarımız kırmızı, sarı, yeşil çarşaflar giyerler, peçe takarlardı. Erkeklerin olmadığı zaman peçeyi kaldırırlar, erkek görünce peçeyi indirirlerdi.  Bazı kadınlar ihram giyerlerdi. İhram ince yünden yapılmış beyaz bir başörtüsü idi. Kadınlar ihrama sarınırlardı, sadece gözleri ve burunları görünürdü.

Subay hanımları ata binerler, atla dolaşırlardı. Hatta yakınımın biri ile Çöşnük’e giderken süvarilere rastladık. Süvariler ata binmişler, çizmeleri çekmişler ve de şapkaları takmışlardı. Yaklaştılar, onların subay hanımları olduğunu anladım. Bunları gören yanımdaki Hatçe Bacı yüzünü kapattı. Bunun üzerine Hatçe Bacı niçin yüzünü kapatıyorsun? Dediğimde, ‘Namahrem’, dedi, bunların kadın olduğuna inanmadı, yüzünü açmadı.

Anam da dahil Malatyalılar çarşafı atarak manto giymeye başladılar. Anam başına eşarp geçirirdi. Kadınlar yüzlerini gere gere çarşılarda dolaşmaya başladılar. Eskiden bayanlar hamama gidişlerinin dışında çarşıya inmezlerdi. Hamamdan çıkarken peçelerini kapatırlardı. Hatta bazı erkekler çarşaflı kadınlar giderken onların topuklarına bakar güzel mi çirkin mi olduklarına karar verirler, bayanları dikiz ederlermiş. Böylece 1928’den sonra da düğünlerimiz ikiye ayrıldı. İşte Malatya’da davulsuz düğüne Bedri Beyin düğünü bir başlangıç oldu. İşte böyle düğünlerimiz böyle başladı. Bu günkü salon düğünlerine Bedri Bey’in düğünü yani balosu başlangıç oldu.

Bana kalırsa eski davullu zurnalı düğünümüz daha güzeldi ve de daha samimi idi.

FOTOĞRAFLAR: A.Azmi Fenercioğlu Arşivi

_____

(*)- Aziz Azmi FENERCİOĞLU ile ilgili arşivimizdeki yazılara aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz:

http://www.malatyahaber.com/makale/azmi-amca-ve-aniko

http://www.malatyahaber.com/makale/ami-ben-geldim

(**)- O yıllarda Malatya’nın dışarı ile irtibatı yoktu. Şehir halkı örf ve ananesini yaşıyor böylece hayat devamediyordu. Sadece Sivas şosesi vardı, yol kırma taşlar üzerine toprak serilerek düzenlenirdi. Ulaşım demir tekerlekli Furgonlar veya yaylılarla yapılırdı. Furgonlarla daha çok yük taşınırdı. (Furgon: Taş arabaları idi). Ancak bu arabaların üzeri yay şeklindeki demirlerle döşenmiş, tavanına da bez çekilmişti. Yaylı ise tekerlerin taşınması yaylarla desteklenmiş arabalardı. Bunların içi süslü olup üzerleri muşamba ile kaplı, furgona göre daha modern taşıma araçlarıydı. Yol Sivas’a  ve Samsun’a bağlanırdı. Malatyalılar, Sivas Caddesi’ne yani  bu yola “Papur (vapur) Yolu” da derlerdi. Dışarıya açılan en geniş yolumuz bu yoldu,  İstanbul’a gitmek isteyenler arabalarla Sivas üzerinden Samsun’a giderler ve oradan da vapurla İstanbul’a geçerlerdi. (A.Azmi Fenercioğlu)

Aziz Azmi FENERCİOĞLU(*)ooo

fahri-kayahan

Fahri Kayahan ve Eserleri

Üstat Malatyalı Fahri Kayahan’ın bir müzik dehası olduğundan şüphem yok. 1914-1969 seneleri arasında yaşayan Fahri, koltuklarına birden fazla karpuz sığdırabilmiştir. Malatya türkülerinin ve şarkılarının kaynak kişilerindendir, iyi bir besteci ve tambur üstadıdır, harika bir sestir. Bazı bestelerinde başkalarına ait sözleri de kullanmıştır. Yurdumuzun değişik yörelerinin eserlerini de plaklara okuduğu için eserlerinin yöresini ve özelliklerini çok iyi yorumlamak, araştırmak, yazmak ve onları irdelemek gerekiyor.

Plakları satış rekorları kırdığından ölünceye kadar gözde bir ses olarak aranan Fahri Kayahan’ın birçok eseri yeni yeni gün ışığına çıkmaktadır. Geçenlerde Üstadın amcasının oğlu Yaşar Kayahan’la Ankara’da buluştuk. Yaşar Kayahan tamburunu da getirmişti. Fahriden çaldık söyledik, konuştuk. Severek Sevilerek türküsünü çaldı söyledi. Fahri’nin o klasik eserini ilk defa duydum. Ben de bağlamamla Fahrinin bir eseri olan “Leylam” türküsünü çaldım söyledim. O da benim gibi hayret etti. Yaşar Kayahan da bu Fahri klasiğini ilk defa duymuş. Sonuçta Fahri deyip geçmemek gerekiyor. A’dan Z’ye incelenmesi gereken bir zattır Fahri Kayahan.

Bu yazımda Fahri Kayahan’ın eserlerinin birkaçının kökeni hakkındaki tartışmalara ve argümanlarıma yer vereceğim. Buna ek olarak Fahri Kayahan’ın en yakın canlı tanığı olan Yaşar Kayahan’ın anıları da üstadın hayatı hakkında bizlere ışık tutacaktır. Ancak öncelikle Fahri Kayahan’ın eserlerine bir liste halinde yazımın sonunda yer verdiğimi belirtmek isterim. Bu eserlerin kayıtlara geçmesi açısından yerinde olacaktır.

Yazımın sonunda yer verdiğim eserlerin çoğunluğu Fahri Kayahan’a aittir. Bu eserlerin müzik yapısını inceler isek Fahri’nin şarkı bestelerini görürüz, Malatya türkülerinin kaynak kişisi olduğunu ve de İstanbul piyasasında çalıp söylediği için diğer yörelere ait türküleri de plağa okuduğunu bilmekteyiz. Başka bir deyimle Fahri Kayahan yöresel kalmamış, ulusal da olmuştur. Bu bakımdan çalıp söylediği eserlerin şıp diye belli bir yere oturtulması çok zordur. Bazı eserleri hakkında yorum yapmak yerinde olacaktır. Ancak şurası bir gerçektir ki Fahri Kayahan’ın tahminime göre okuduğu eserlerin %90’ının söz ve müziği kendisine aittir veya derlediği eserlerdir.

Karadır Kaşların Ferman Yazdırır: Bu türküyü ilk defa 1949 yılında Fahri Kayahan’ın taş plağından dinledim. Eserin Fahri Kayahan’a ait olabileceği inancımı halen taşıyorum. Türkü TRT’nin türkü arşivinin 2610 sırasında Zonguldak adına kayıtlıdır, Kaynak kişi İsmet Yeşilgül olup; Ahmet Yamacı tarafından 29 Kasım 1984 tarihinde incelenmiştir.

Mimar Sinan Üniversitesi Türk Halk Müziği öğretim görevlisi Melih Duygulu da benim düşüncelerimi paylaşıyor. Karadır Kaşların türküsünde bir derleme hatası olduğunu, aslında bu türkünün Fahri Kayahan’a ait olduğunu belirtiyor. En büyük hatanın bir yöreye ait bir türkünün başka yörelere mal edilmesi olduğunu belirtiyor. Ayrıca Karadır Kaşların türküsünün 1946 yılında Fahri Kayahan tarafından plak yapıldığını söylüyor.

Karadır Kaşların 1984 tarihinde inceleniyor. Derleme tarihi notada yazmıyor. Üstelik Derleyici Ahmet Yamacı’nın da Fahriye göre yeni olduğunu kabul edersek yanlışlık kendiliğinden ortaya çıkıyor.

Beş sene kadar önce Ufuk Erbaş Hoca ile Malatya’da iken bu konuyu konuştuk. Bu türkünün Malatya’ya ve Fahri Kayahan’a ait olduğu iddiasında bulundum. Bunun üzerine Ufuk Erbaş, eski müzik hocalarından Sadi Yaver Ataman’ın oğlu Adnan Ataman’la görüştü. Adnan Ataman bu türkünün Zonguldak’a ait olduğunu, sadece Fahri Kayahan tarafından okunduğunu, Fahri’nin sesine de çok yatkın olduğunu ve çok tuttuğunu ve plakların çok sattığını söyledi. Hatta Kayahan’ın darbukacısı gelmediği için sahnede darbukası ile eşlik ettiğini söyledi. Biliyorsunuz Fahri Kayahan ile Sadi Yaver Ataman birlikte çok müzik çalışması yapmışlar. Adnan Ataman’ın 1946 yılında çok genç olduğunu düşünür ve de türkünün müzik karakterini inceler isek Karadır Kaşların Ferman Yazdırır türküsünün, hareketli türkülerden ibaret Zonguldak türkülerine uygun olmadığını söyleyebiliriz. Ancak TRT Müzik Arşivi’nde Karadır Kaşların Ferman Yazdırır türküsüne ilişkin kayıt Zonguldak diye kaldığı müddetçe bu türküye Malatya türküsü diyemeyiz.

fahri-kayahan

Şafak Söktü Gine Sunam Uyanmaz: Bu türküde zamanımızda çok okunmakta ve sevilmektedir. TRT türkü arşivinin 3163 no’su ile Erzurum türküsü olarak kayıt edilmiştir. Kapak kısmında Kaynak kişi Haydar Telhüner, derleyen de Ali Canlı olarak gözükmekte yöre olarak Orta Anadolu ismi geçmektedir. Bu türkünün incelenme tarihinin 9 Nisan 1987 ve derleme tarihinin ise 18 Nisan 1950 olduğunu söylememiz lazım. Türkünün notasına bakarsak kaynak Kişinin Halil Sarıoğlu, yörenin Orta Anadolu olarak geçmesinin beni şaşırttığını söyleyebilirim. Yani önemli çelişkiler var. Aynı sahifede türkünün yöresi ve kaynak kişisi arasındaki fark göze çarpmaktadır. Gel bir de burdan yak!

TRT’nin sanat müziği repertuarına girerseniz burada aynı türkünün yer aldığını görerek daha çok şaşıracaksınız. Çünkü Şafak Söktü Yine Sunam Uyanmaz eserinin bestekarı Haydar Telhüner olarak belirtilmektedir. (TRT Sanat Müziği Arşivi no: 10346). Başka bir deyimle Şafak Söktü türküsü TRT’nin hem sanat müziği arşivinde ham de Türk halk müziği arşivinde yer almaktadır. İki eserin de notaları hemen hemen aynıdır. Kaynak kişiler arasında da yukarıda belirttiğimiz gibi fark bulunmaktadır.

Şafak Söktü Sunam türküsü Malatyalı Fahri ile özdeşleşmiş gibidir. Hatta bu türküyü Fahrinin hikâyesinden kaynaklandığını yazar, çizerler. Amma velakin kayıtlara göre bu türkü Malatya yöresine ve Fahri’ye ait değildir. Resmi kayıtların aksi ancak belge ve bilgiye ulaşmakla olur, araştırmakla olur. Araştırma da kolay bir olay değildir; kişilerin tek başlarına yapacakları bir iş hiç değil! Özellikle Malatya Belediyesi’nin kurumsal anlamda bu tür hizmetlere eğilmesi lazım.

Şu Dağları Delmeli: TRT Türk sanat müziği arşivinde Fahri Kayahan adına 10473 no’da kayıtlıdır. Sorun yoktur. Makam gerdaniye makamında olup, sofyan usulündedir, türkü formundadır.

Bir Oda Yaptırdım Hurma Dalından: Türkü TRT Türk Halk müziği repertuarının 3888 numarasında Malatya adına kayıtlıdır. Kaynak kişi Fahri Kayahan’dır derleyen ve TRT’ye kazandıran Mustafa Özgül olmuştur. Mustafa Özgül olmasa idi belki de bu güzel türkümüz başka yer ile özdeşlecekti. Bundan on beş sene kadar önce idi, Kazancı Bedih bu türküyü okuyordu, Yeşil Malatya dilberi yerine de Yeşil Bursa’nın dilberi diyordu, zoruma gitti, kendisine bir mektup gönderdim. Türkünün Malatya’nın malı olduğunu izah ettim. Şunu da belirtmeden geçemeyeceğim: Bir Oda Yaptırdım Hurma Dalından türküsünü zamanında Mukim Tahir de okumuş. O, “Bursa’nın dilberi” diyor. Demek ki Kazancı Bedih ondan duymuş.

Mevlam Birçok Dert Vermiş:  TRT türkü arşivinin 2322 numarası ile Malatya adına kaydedilmiştir. Kaynak kişi Kemal Çığrık olup 25.11.1961 tarihinde derlenmiştir. (C) usulündedir.

Kemal Çığrık, Malatya türkülerinin önemli bir kaynak kişisidir. Sağ olsun Malatya’mıza epeyi türkü kazandırmıştır. Mevlam Birçok Dert Vermiş de dahil. Ancak, araştırma sonucunda şöyle bir durumla karşılaştım: Kemal Çığrık’ın yanlışı yok. Çünkü türküyü dinlemiş, yorumlamış notaya aldırmış ve repertuvarımıza kazandırmıştır. Türkümüzün anonim olup olmadığı halen belli değildir. İlk defa Fahri Kayahan tarafından plak yapılarak okunmuştur. Plağın üzerinde söz ve müzik Fahri Kayahan diye yazmaktadır.

“Malatyalı Fahri” belgeseli çekimi konusunda TRT İzmir televizyonu yapımcısı Gülhan Yetik Eryüksel ile belgesel danışmanı olarak Malatya’ya gittim. Bu arada Gülhan Hanım Nevzat Gülöz isimli hemşerimizle bizzat görüşmüş. O da tambur çalıyormuş. Gençken bir kıza aşık olmuş, o da Fahri gibi Malatya’ya küsmüş İstanbul’a Fahri Kayahan’ın yanına gitmiş. Fahri Kayahan’a bu eserini okumuş. Fahri Kayahan’ın da çok hoşuna gitmiş ve ilk defa Fahri Kayahan kayda geçirmiş. Yani bu türküyü Fahri Kayahan’a kendisinin verdiğini söylemiş (TRT kaydı).

İzmir televizyonu çekimlerinde yönetmene epeyi kaynak vermemize ve çekim yapmamıza rağmen çoğu çekimler, röportajlar ve Fahri’nin eserleri yönetmenin ürkekliği nedeniyle belgeselde yer almamıştır. Nevzat Gülöz ile yapılan röportaj da bunların arasındadır.

Fahri Kayahan’ın plak kayıtlarına bakarsak türkünün söz ve müziğinin Fahri Kayahan’a ait olduğu yazıyor.  Belki de Nevzat Gülöz’ün bilgileri ile Fahri düzenlemesini yapmıştır. Ne olursa olsun herkesin yüreğine ve ellerine ve de tamburuna ve de dillerine sağlık. Türkü şu anda her Malatya’lının bulunduğu ortamda aranan, istenen ve de söylenen bir türkü haline geldi.

Keklik Dağlarda Çağılar: TRT sanat müziği arşivinin 7094 sıra numarasında kayıtlı bulunmaktadır. Sözler Faruk Nafiz Çamlıbel’e aittir. Hüseyni makamında bir türkü olup usulü sofyandır. Mehmet Zaman tarafından notası TRT’ye gönderilmiştir. Meşhur bir türkü olup zamanın hemen hemen tüm şarkıcıları tarafından okunmuştur. Bu türkü, her ne kadar merhum Fahri’nin ismi notada geçmiyorsa da, Malatya türküsü olarak kabul görmüştür. Bu türkünün TRT’ye Ekrem Zaman tarafından gönderilmesi ve Halil Atılgan ile  kitabında Malatya Fahri adına kayıt edilmesi ve notalandırılması  türkünün Malatya’ya ait olduğunun birer kanıtıdır.

Gitme Gitme Aman Gitme: Fahri Kayahan’ın vefatından sonra Yaşar Kayahan tarafından da plak yapılan, Fikret Gül, Mehmet Balkış tarafından sık sık dillendirilen bir türküdür. TRT repertuarında yer almamış olsa da artık bu türküyü başka yere kaydıramazlar her halde. İnanıyorum ki yakın zamanlarda çok ünlenecek olan türkümüz Malatya ve Fahri Kayahan’ı daha fazla tanıtacaktır. Fahri Kayahan türküyü müzik açısından da biraz farklı çalıp söylemektedir. Her kıtayı dört mısra olarak okumuştur. Sözleri şöyledir:

Gitme gitme aman gitme

Bu elleri viran etme

Garibim boynumu bükme

Delirdip divane etme

 

Hasretin narına yakma

Bana uzaklardan bakma

Zalim felek kemendini

Garibin boynuna takma

Bu eseri okuyanlar arı idim bala geldim, bülbül idim güle geldim, seviyordum sana geldim diye üç mısra ekliyorlar. Fahri dört mısralı okuduğuna göre bir mısraya ihtiyaç var.

Ördeğin Sürüsü Kazınan Gelir: Fahri Kayahan’ın bu ölümsüz eseri ne yazık ki TRT arşivinde yok. Güzel bir Malatya türküsüdür. Bir ara bağlama ile çalarak Facebook sahifemde paylaşmıştım. Ufuk Erbaş Hocamızın değerli katkıları burada da ortaya çıkıyor. Notaya aldırtmış ve eseri belgelendirmiş. Bir de Arif Çelik türküyü notaya alarak Malatya türkülerinin içine katmıştır. Ona da çok teşekkür ederiz katkılarından dolayı. Allah’ına gadek bir Malatya türküsüdür. Ufuk Hoca’nın derlediği bu türkünün notası herhalde ilk defa medyada yer alacak.

Fırat Suyu Bulanık: Yaşar Kayahan anlattı ve mırıldandı. Bir gurup Malatyalı Fırat kenarına pikniğe gitmişler. Fırat Suyu az gibi akıyor. Çocuklar paçalarını çemirlemişler ve ayaklarını suya daldırmışlar. Suyun sakinliğine aldanan çocuklar biraz ileriye gidince kız çocuklarından biri Fırat’a kapılmış ve çocuğu kurtaramamışlar. Onun üzerine bu türkü yakılmış. Sözleri çocuğun babası yazmış.

Fırat Suyu bulanık

Ağlarım yanık yanık

(Yavrum suya düşeli

El uyur ben uyanık)2

 

Fırat suyu içilir

Etrafından geçilir

(Benim yavrum bir tane

Mekteplerde seçilir)2

 

Fırat Suyu bir umman

Ben bu dertten kurtulmam

(Yavrumu seller almış

Ölsem bile unutmam)2

Gelelim Yaşar Kayahan’ın anılarına;

Yaşar Kayahan, Fahri Kayahan’nın öz amcasının oğludur. Fahri Kayahan’ın tambur çalışına özenerek madeni taslı tamburu çalmaya halen devam etmektedir. Fahri Kayahan’ın bir bestesini çaldı söyledi. Hoşuma gitti. Sözleri şöyle:

Severek sevilerek yalan aşka inandık

Gülerek eğlenerek mesut günler yaşadık

(Meğer aldanmışız biz o toz pembe günlere

Tatlı bir masal oldu böyle düştük dillere)2

Yaşar Kayahan, Fahri Kayahan’ın çok yakınında olmuş, ondan etkilenmiş, genellikle onun eserlerini okuyan bir tamburidir. Fahri Kayahan’ın çaldığı tambur kendisindedir. Şu anda 81 yaşındadır. Onun anlatımları daha önceden yazılan bir takım yazılara da açıklık getirecektir. Şöyle diyor Yaşar Kayahan:

“Fahri Abi İstanbul’a gelmişti. Tamburu sadece resimlerden tanıyorduk. Malatya’da cümbüş, bağlama, ud vardı ama tambur pek yoktu. Dayım Kasap Hilmi’ye özenerek bağlama çalmaya başladım. Daha sonra Fahri Abi gibi tambura geçtim. Kendi kendime işi geliştirdim. Malatya’da ki evi de Aksoğanoğulları’na satmış bizimkiler. Şimdiki Temelli Sokağı.

Fahri Abi, Fahriye’yi bir Cumhuriyet Bayramında görmüş. Beğenmiş, şirin ve cana yakın bir kızmış. Ben 1933 yılında doğmuşum Fahriye Ablamın olayında ben üç dört yaşındaydım. O zamanları gayet iyi hatırlıyorum. Babam annesi, babası ve kızını bize getirdi. Girişte misafir odası salonu gibi geniş bir oda vardı orada bir veya iki sene kaldılar. Ama; Fahri Abi birkaç ay sonra İstanbul’a gitti.   Orada plak yaptı. Belli bir zaman sonra babamı annemi ve kızımı gönderin diye haber saldı. Malatya’ya da gelmedi, onları biz gönderdik.

İstanbul’a ben de birkaç defa gittim. İlk defa İstanbul’a gittiğimde on beş yaşındaydım. Amcazademiz Hüseyin Kayahan Abi ile Fahri Abi bir kıraathane açmışlardı. Fahri Abi’min en büyük isteği eş ve dostların geldiği ve muhabbet edecekleri bir yerlerinin olması idi. Oraya genellikle müzisyenler gelirdi. 

1958 yılında İstanbul’da Sümerbank’a girdim ve Tepebaşı’nda bir evde kalmaya başladık. Fahri Abi de Galatasaray’da oturuyordu. Hemen hemen her gün görüşüyorduk. Onun tamburunu kızından istedim. Kolu atmıştı. İlk önce tamburu vermedi ama sonra Yaşar gel tamburu sana vereceğim dedi. O tamburun altı düpdüz.  Tamburun mucidi Zeynel Abidin, Fahri Abi’ye sen bizim bedava reklamımızı yaptın, bu tambur benim çaldığım tambur diye hediye ediyor. Ara sıra bir  iki tane dıngırdatıyorum. Her dıngırdttığımda da Fahri Abimi yad ediyorum ve gözlerimin önüne geliyor.

Zeynel Abidin tamburu tanıtma amacı ile şehir şehir geziyormuş. Gelmiş Kasap Muhammedin yanına. Dayımın arkadaşı, o da bağlama çalıyor, muazzam da sesi var. Bağlamayı da bilen birisiydi. Oraya birkaç tane tambur bırakmış. Fahri Kayahan da ara sıra oraya uğrarmış. Tamburları görmüş, bir iki tıngırdatmış. Bakmış ki muazzam bir sesi var bir tane almış. Bağlamayı ve kemanı bırakmış tambura dönmüş. Fahri Abi muazzam bir şekilde keman da çalardı. Fahri Abi o tamburla İstanbul’a gidiyor. Zeynel Abidin daha sonra bende bulunan tamburu Fahri Kayahan’a veriyor” 

Bu arada Yaşar Abi bir tane de Fahri’den sen çal da söyle demez mi? Dilim damağım kurudu, ayaklarım titredi. Öyle ya Fahri hakkında en yakın insan, Malatya’nın bir numaralı sembolü ve Fahri’yi en iyi tanıyan kişinin yanında gel de Fahri’nin bir eserini hem de bağlama ile çal söyle. Aldım sazı elime Fahri’den derlediğim bir türkü aklıma geldi.

(Altın tasın kenarı)2

İçine sıkdım narı

Ah Leylam Vah Leylam yar Leylam

(Yarin verdiği şarabı)2

İçip içip tatmalı 

Ah Leylam vah Leylam yar Leylam

Fahri’nin bu meşhur eserini de Yaşar Abi ilk defa duymuş. Ürkekliğim ve durgunluğum birden bire güvene döndü. Şöyle bir kendime geldim.

“Fahri Kayahan hiç içki içmediği gibi içki içilen yerde de çalıp söylememiştir. Tam bir Yeşilaycıdır. Belki gençliğinde bir iki defa içki içmiş olabilir. İçkiye karşı kampanya başlatmıştır. Hatta bir eseri vardır. Yeşilaycıyım içkinin en büyük düşmanıyım ben diye.

Laf lafı açıyor. Bir gün Fahri Abi beni çağırdı. Daktiloyu alıp gelmemi söyledi. Sarı Kurdele senaryosunda bazı değişiklikler yapacağını, başkalarının oynayacağını, ve eseri de kırk bin liraya sattığını söyledi. Fahri Abi’nin o senaryosunu Fahri Abi söyledi ben daktiloya çektim.” 

Gelelim Fahri Kayahan’ı gurbet ellere yollayan olaya;

Yaşar Kayahan’ın ağzından devam edelim: “Amcam yani Fahri Kayahan’ın babası Amerika’da altı sene Gold Silah Fabrikası’nda çalışmış. Oradan da bir silah hediye etmişler onu getirmiş. Haci Ağa’nın konağının yanında eskiden Derme Suyu akardı. Fahri de Fahriye de bahçenin yanında silah talimi yaparlarmış: vurdun vuramadın diye.  Bir yılbaşı akşamı bacanaklarının evine gitmişler.  Orada eğlenmişler, çalmışlar söylemişler. Milli piyango bileti çekilişi de varmış. Konuşmuşlar sana çıkarsa ne yaparsın diye. Fahri’ye de sormuşlar sen ne yaparsın? Diye; Vallah bir gazino açarız,  İstanbul’a gideriz, üç beş tane güzel hatun getiririz, hem eğleniriz hem de para kazanırız demiş. E hanımlar ne olacak sorusuna da; onlar da ayakkabılarımızın tozunu alırlar demiş. Şakalaşmışlar.  

Fahri Abi muazzam giyiniyor. Fahri’nin bu benzetmesi üzerine onu taparcasına seven eşi Fahriye çok alınmış. Sadece “eve gidersek görürsün” demiş. Eve giderken çocuk kucaklarında onu Derme Suyu’na atmaya kalkmış, Fahri Abi elinden almış. Fahriye bir şaka idi geldi geçti demelerine rağmen; Fahriye’nin kızgınlığı azalacağına artmış. Eve gelmişler üst kata çıkmış. (Hamikoğlu Haci Ağanın evinin selamlık kısmı). Kapıyı kilitlemiş. Fahri Abi bizzat bana anlattı. Siniri geçer diye Fahriye’yi odada bırakmış ve annelerinin yattığı odaya gitmiş. Fahri’nin annesi Fahriye’yi ikna ederek kapıyı açtırır. İçeri girer ki ne görsün. Fahri’ye öfkeden delirmiş gibi. Kaynanasına bile sen işimize karışma diye karşı geliyor. Kaynanası sakinleşmesi için yarın görüşürüz diyor. Fahri’nin annesinin anlattığına göre, Fahriyenin elinde bir kâğıt varmış. Onu yorganının arasına sokmuş. Bir gün sonra sakin kafa ile görüşmek üzere Fahri ve annesi odadan çıktıktan sonra silah sesi gelmiş:  Fahri dizlerine vurarak şöyle demiş. Eyvah Fahriye.”

Zaten Yargı sonucu da Fahriye’nin intihar ettiği yönünde karar vermiş. En yakın ağızdan olayı dinledik. Yargı kararından sonra da fazla söze ve hayallere yer yok gibime geliyor.

Malatyalı Fahri Atatürk’ün huzurunda;

Sarı Kurdelem Sarı türküsü İstanbul sanatçıları sık sık söylemeye başlamışlar. Atatürk, malûm, müziği çok seviyor ve güzel sesliler sık sık Atamıza konser veriyor. Safiye Ayla Selahattin Pınar’ın eşliğinde sarı kurdeleyi üç defa okuyor. Atatürk hayran kalıyor. Selahattin Pınar, Paşam; bu eseri bir de bestakârından dinleyeceksiniz diyor. Onun üzerine talimat veriliyor. Gecenin bir zamanında Fahri Atatürk’ün huzuruna çıkarılıyor. Fahri bu anı Yaşar Kayahan’a şöyle anlatmış.

“Gecenin bir vaktinde polisler eve gelerek  Atatürk seni çağırıyor dediler. Tamburumu da aldım gittim. Kapıdan geçerek Atatürk’ün huzuruna girdim. Daha 22 veya 23 yaşındayım. Ayaklarım tir tir titriyor. Atam o müthiş gözleri ile beni tepeden tırnağa birkaç defa süzdü. Atatürk’ün eline vardım. Bu sarı kurdele senin mi dedi. Ben de evet paşam dedim. Çok gençmişsin be diyerek beni yanına çağırdı. Bu eseri tam üç defa çaldı söyletti.  Fahri; ben senin yerinde olsam o esmeri kuş sütü ile beslerim dedi. Emredersiniz paşam, dedim. Bir defa daha bu eseri çaldım ve kuş sütü dedim. Hah; Şimdi oldu diyerek kadehler kalktı. Ben de önümdeki su bardağını kaldırdım. Bunun üzerine Atatürk bana dönerek; sen susuz mu içiyorsun dedi. O sırada Selahattin Pınar; Paşam o içki içmez demesi üzerine. İsmet İnönü’yü kastederek ha Malatyalı olduğundan anlamam lazımdı demiş. “

Fahri Kayahan’ın kızı Suade Hanımla konuşmamda da babasının Atatürk’ün huzuruna çıktığını, bir defa da beraber gittiğini söyledi.

Fahri abimin Nazlı Yâre Fiske ile Taş Attım türküsünü Almanlar altmış kişilik orkestra ile çok sesli yapmışlar ve de plağını üstada göndermişler.  Evlerine giren bir hırsız onu da çalmış.

Türkiye’ye şan salan Malatya Merkez müziği, Arguvan ağzı müziğe nazaran ters orantılı olarak gitmiş ve şu anlarda dibe vurmuştur. Arguvan ağzı müzik yozlaşmaya ve besteleşmeye başlarken Malatya merkez müziği yeni yeni tekrar filizlenmektedir.  Bunu şimdiden görmekteyim.

Fahri Kayahan’ın eserleri konusundaki belgeler aşağıdaki gibidir. Tabii ki Fahri Kayahan bu kadar değildir, çok daha büyüktür. Zamanı gelince elimdeki belge ve bilgileri ve onun müziğini halkla paylaşacağım.

FAHRİ KAYAHAN’IN TRT TÜRKÜ REPERTUARINA GEÇEN ESERLERİ

Nazlı Yâre Fiske ile Taş Attım, Bahçelere Ay Doğdu, Bir Oda Yaptırdım Hurma Dalından, Bugün Ayın Üçüdür ve Çiçekten Harman Olmaz ve Ne Zalimdir Mahpushane Havası.

FAHRİ KAYAHAN’IN TRT ŞARKI REPERTUARINA GEÇEN ESERLERİ

Ayrılık Ateşten Bir Ok, Hanım Hanım Şen Hanım, Sarı Kurdelem Sarı, Şu Dağları Delmeli.

MALATYA’LI FAHRİ’NİN NOTAYA ALINAN ESERLERİ:

Şu Dağları Delmeli, Bahçelere Ay Doğdu, Bu Gün Ayın Üçüdür, Çiçekten Harman Olmaz, Mor Koyunum Meleme, Nazlı Yâre Fiske ile Taş Attım ve Ördeğin Sürüsü Kazınan Gelir.

FAHRİ KAYAHAN’IN MÜZİK ARŞİVİ

Yol Ver Jandarma Halep Mekanım, Geceler Aylardan Uzun, Ayrılık Ateşten Bir ok, Mecnun’um Leylam’ı gördüm, Giyer Fistanına Atlas, Ne Kara Günlerde Doğurmuş Anam, Zeynebim,  Bakıp Hayaline Karardı Gözüm, Osman, İsmet İnönü, Öyle Bir Gün Ola Ki,  Köye Bir Gelin Gelmiş, Dağlara Vardım Da Dağlar Küskündür, Kara Sevdasını Çektiğim Dilber, İstersen Halime Gül, Ördeğin Sürüsü Kazınan Gelir, Elinde Altın Şamdan, Bir Taş Attım Çaya Düştü, Felek Bırak Yakamı,  Bizim Yaylamız Meşeli, Bozulmuş Gönlümün Bostanı Bağı,  Evleri Kayalıkta, Ela Gözlüm Ben Bu Elden Gidersem, Sarı Gelin, Mor Koyunum Meleme, Sarı Kurdelem Sarı, Armudu Taşlayalım, Adam Ağladan Oldum, Saray Yolu Yücedir, Boyu Hoş Endamı Güzel, Ay Doğdu Düze Düştü, Fırat, Gönülden Şikâyet, Dert Bende Kare Bende, Geceler Aylardan, Ay Doğdu Batmadı Mı?  Yeşilay Türküsü, Narin Endamını Sımsıkı Saran, Lutfedin De Sevdiğimi Göreyim, Yaralı Yaralı Düştüm Gurbete, Yarimin Gözü Ceylana Benziyor, Ne Kapımı Çalan Var, Tutam Yar Elinden Tutam, Nere Gitsem Yar Peşine Düşerim, Cism-i Derdim, Beni Candan Usandırdın, Sabah Güneş’i, Gitme Gitme Aman Gitme, Anam Ben Ölürsem, Bağrım Açık, İki Kardeş Geldi Yan Yana, Türkmen Kızı, Şahin’in Kahrı Gitmez, Severek Sevilerek, Bülbüller Sesini Güller Rengini, Kozat’ın Önünde, Sıra Dağlar Duman Olmuş, Keklik Dağlarda Çağılar, Yolum Düştü Suriye’ye Halebe, Rüyamda Gördüm Mahımı,  Üç Beyler Göründü Halep Yolunda, Kara Gözlüm Senden Murat Alınmaz, Kore Dağlarını Türkler Bürüdü, Karardı Yüzüm, Deryadan Gemi Gelir, Kanlı Melek, Gök Yüzünde Bölük Bölük Durnalar, Madem Dilber Meylin Yok İdi Bende, Ezo Gelin, Nazlı Yâre Fiske ile Taş Attım, Mahpushane Türküsü, Karadır Kaşların Ferman Yazdırır, Bülbül Gül Dalına Konmuş, Mevlam Birçok Dert Vermiş, Bir Söz ile, Bu Dünyaya Kanmayalım, Başında mı Acep Aldığım Yazma, Sabah Oldu Uyan Yar, Gönül Seni Özlememiş, Anam Ben Ölürsem, Tabip Açma, Gideceğim Bu Yolumu, Gurbet Ele Düştü Yolum, Sensiz Sönmez Şu Kalbimin Ateşi, Aşkınla Ölsem de Pişman Değilim, Derin Hülyalara Kapıldı Gönül, Gelini Gelini Kürdün Gelini, Şu Dağları Delmeli v.s.

Fahri’yi ve eserlerini yaşamak ve yaşatmak Malatya’yı tekrar yaşamaktır.

Av. Selami YÜCEL

selamiyucel@hotmail.com

Malatya’ya Maniler

Malatya’ya Maniler 

Karlıkta balın olam 
Kernekte yolun olam 
Al Tohmaya at beni 
Bir kuru dalın olam.

Mişmişler çiçeklenir 
Derdime dert eklenir 
Malatya’dan uzakta 
Beş yıl nasıl beklenir? 

Pirpirimden aş olur 
Horata gardaş olur 
Yadıma düşer geçmiş 
Gözüm dolu yaş olur. 

Göğün gözüme değsin 
Yeşil yüzüme değsin 
Malatya adın geçti . 
Şehirler başın eğsin

Anuk kokuyor çorban 
Yakışmış yeşil urban 
Dalını yele vermez 
Ergönül sana kurban. 

Not: Buradaki Maniler Malatyalı ressam ve şair Mehmet Ergönül’e aittir. 

Malatya Manileri 3

Malatya Manileri 3 

At avluda kişniyor, 

Yaralarım işliyor, 

Yaralarım aramam, 

Ahbaplarım nişliyor? 

Oduna düştü yalım 

Kemende geçti kolum, 

Eyiyi esirgesin 

Kötüye gelsin ölüm. 

Arpalar hasıl oldu 

Muratlar hasıl oldu 

Murat verici Allah 

Benim ki nasıl oldu? 

Babanaçar ağlama 

Gündür gelir geçer ağlama 

Bir kapıyı örten Allah 

Bir gün açar ağamla

Tirenim yolda yolcu 

Yolun çiçeği boyca 

Bir kız verin ağalar 

Kalsın harmana borca 

Malatya Manileri 1

Oğlan oğlan oğlani 
Dam başında dolani 
Malı yokki evleni

Oğlan oğlan ot oğlan 
Kumaş getir sat oğlan 
Nişanlın halı dokumuş 
Gel üstüne yat oğlan 

Ay doğar yüce gider 
Kervancı gece gider 
Ergen kızın koynunda 
Doğru yol hacca gider

Sarı saçı biçim biçim
Ben ölürüm senin için

Kayadan indim iniş
Mendilim dolu yemiş
Yara saldım yememiş
Kendi gelsin demiş 

Malatya Manileri 2

Kayısı bizim üzüm bizim 
Ela gözlü kızlar bizim 
Düğündür dernektir bizim 
Malatya’mız hepimizin 

Kayısılar toplarız 
Kasalara koyarız 
Tebessümlü yüzlerle 
Dış ülkeye satarız

Kulaklarda kirazlar 
Elma yanaklı kızlar 
Dallardaki kayısılar 
Gelin toplayın kızlar 

Malatya yolundayım 
Kayısı dalındayım 
Annem beni sorarsa 
Kızların koynundayım 

Reyhan ektim bir evlek 
Dadandı kara leylek 
Yediğini bilseydim 
Çekermiydim hiç emek 

Yüreğimi Yandırma

Yüreğimi Yandırma 

Öpsem yanağından 

Hemen uyanır. 

Kırmızı gül açar. 

Kana boyanır. 

Kız seni sevmeye 

Can mı dayanır. 

*** 

Öpem, öpem 

Gülyüzünü döndürme 

Ateş atıp 

Yüreğimi yandırma… 

*** 

Bahar gelir 

Oğul verir arısı. 

Toprak damda kurur 

Mişmiş kurusu. 

Ben seni beklerim 

Gece yarısı. 

*** 

Öpem, öpem 

Gülyüzünü döndürme. 

Ateş atıp 

Yüreğimi yandırma… 

*** 

Davullar çalıyor 

Oyun oynuyor. 

Benim canım 

Sana nasıl kaynıyor. 

Ateş düşmüş 

Şu yüreğim yanıyor… 

*** 

Öpem, öpem. 

Gülyüzünü, döndürme. 

Ateş atıp 

Yüreğimi yandırma… 

 

 

Arif ocakçı ocakbey

Armut Manisi

Armut ağacı çatal 
Altında garip yatar 
Çok söz söylemeyin 
Yüreği yufkadır batar 

Armut dalda dal yerde 
Bülbül ötmez her yerde 
Ezelden bilmez idim 
Yeni düştüm bu derde 

Armudu taşlayalım 
Altında kışlayalım 
Kağıt kalem alalım 
Maniye başlayalım 

Bahçelerde nanedir 
Bunlar hep bahânedir 
Bu kadar cefâ çektim 
Sormadın hâlin nedir 

Boztepe’den su çıkar 
Çınarın altı pınar 
Yâr kayısı yıkıyor 
Ben sevdim onu pınar 

Ceviz içi çedene 
Uyku geldi bahâne 
Kör olası kaynana 
Koymuyo ki (gidem) adama 

Elmayı ata ata 
Şeftaliyi sata sata 
Yanım belim çürüdü 
Yalınız yata yata 

Gittim arpa biçmeye 
Oradan vardım çeşmeye 
Dediler yar geliyi 
Kanatlandım uçmaya 

Kayısı bizi üzüm bizim 
Ela gözlü kızlar bizim 
Düğündür dernektir bizim 
Malatya’mız hepimizin 

Kayısılar toplarız 
Kasalara koyarız 
Tebessümlü yüzlerle 
Dış ülkeye satarız 

Kulaklarda kirazlar 
Elma yanaklı kızlar 
Dallardaki kayısılar 
Gelin toplayın kızlar 

Malatya yolundayım 
Kayısı dalındayım 
Annem beni sorarsa 
Kızların koynundayım 

Reyhan ektim bir evlek 
Dadandı kara leylek 
Yediğini bilseydim 
Çekermiydim hiç emek 

Şu dağ da bizim 
Bu dağ da bizim 
Yazın gel yaşımı ye 
Kışın gel kurumu ye 

Tarhana tartar 
Karnımı yırtar 
Tarhananın elinden 
Gel beni kurtar 

Yumurtanın sarısı 
Yere düştü yarısı 
Onbeşine girmeden 
Oldum asker karısı 

Ölen Kızına Ağıt

Ölen Kızına Ağıt 

Hiçbir şey tutmuyor senin yerini Anan ağlar, baban ağlar, el ağlar Bin hüzünle aldı toprak tenini Nergiz ağlar, sümbül ağlar, gül ağlar. 

Muhabbet tacını takmadı başın Daha yirmi idi bu gençlik yaşın Kara toprak damat, gelinse naşın Tabut ağlar, duvak ağlar, tel ağlar. 

Şu mavi gökkubbe yasını tuttu Dertli pınar kendi derdin unuttu Kara loprak güzel bir gelin yuttu Bulut ağlar, pınar ağlar, göl ağlar. 

Dokuz şubat, henüz bahar gelmedi Çiçekler açmadı, bülbül gülmedi O fidan bedenin meyve vermedi Kökler ağlar, gövde ağlar, dal ağlar. 

Bütün insanları candan severdin Düşküne, yoksula şefkatin verdin Daha yirmisinde kemale erdin Dostun ağlar, düşman ağlar, el ağlar. 

Nasıl anlatayım sevgimi sana Kelimeler yetmez bu duygulara Daha çok sevenin var mı orada? Gönlüm ağlar, gözüm ağlar, dil ağlar. 

Ağlayarak yazdım bu dizeleri Kırmak istemedim hiç kimseleri İsyanım, alnımın acı izleri Kalem ağlar, kâğıt ağlar, el ağlar. 

Şaban’ın Ağıdı

Şaban’ın Ağıdı 

Gölbaşına Gölbaşına İki bayram, yılbaşına Paraları verilecek Gelen ayın onbeşine 

Gölbaşı’nin kızıl özü Tükenmiyi özü, düzü Zalim miydi mühendisi Gavur ağıladı sizi. 

Gölbaşı’nin mühendisi zalimdir Adamın çarkını kıran ölümdür Amanın komşular kınaman beni Şaban’ına avradı taze gelindir. 

Derleyen: H. Basri Tuncel 

Amcaya Ağıt

Amcaya Ağıt 

Meğer böyle imiş alın yazısı Düştü içimize ölüm sızısı Kimi güler, yaş akıtır bazısı Gitti Mehmet Ali, .vakitsiz gitti 

Gül, dalında kurur, susuz kalınca Yaprağı dökülür güneş vurunca Dur dersen durur mu, ömür dolunca Gitti Mehmet Ali, vakitsiz gitti. 

O bir armağandı ailemizden Tutarak getirdi, hep elimizden Biz vücut, bir aza ayrıldı bizden Gitti Mehmet Ali, vakitsiz gitti. 

Gün gelir, ay gelir ve yıllar geçer Azrail tırpanı ekinler biçer Bir şerbettir onu her insan içer Gitti Mehmet Ali, vakitsiz gitti. 

Erdal OĞUZ 

Hasan ile Osman’ın Ağıdı

Hasan ile Osman’ın Ağıdı 

Cuma sabahında dava kuruldu En siftah attılar Hasan vuruldu Ecel gelip vakit tekmil olunca Soyha kurşunluğun bağı kırıldı. 

Nenni nenni Hasan nenni 

Nenni neni Osman nenni 

Yedigözde yüklediler göçünü Hekimhan’da öldürdüler üçünü Söylen bana Avcı Osman’ın suçunu 

Nenni nenni Hasan nenni 

Nenni nenni Osman nenni 

Anam göçer Yedigozün düzüne Açar çadırının çayır özüne Bir ana neylesin dokuz kızına? 

Nenni nenni Hasan nenni 

Nenni nenni Osman nenni 

Derleyen: H. Basri Tuncel

Hastaneye Mektup

Hastaneye Mektup 

Kardeş! Ecel haindir bir an evvel kalkta gel, Boyun eğme sen ona yumruklan sıkta gel. 

Evde; yolda, her yerde hayalliyorum seni, Haydi kalkta gel kardeş bekliyorum gel, seni!… 

Şükrü Erdoğan ULU 

Donan Sığırlara Ağıt

Donan Sığırlara Ağıt 

Aksekiye çıktım tutuldum kışa 

Akıl edip girmemişim bir taşa 

İnekleri verdik kargaya, kuşa 

Hep emekler boşa gitti komşular 

Soğuk vurdu, iliğime işledi 

Dğ başında acı tufan başladı 

Oğullarım gelip beni sesledi 

Hep emekler boşa gitti komşular 

Bütün köylü sığıra git dediler 

İnekleri akbabalar yediler 

Beni alıp bir ağıla koydular 

Hep emekler boşa gitti komşular 

O delioğlan kaçıp kurtardı canı dediler 

Babanla kardeşin hanı kesilme bilmiyor fırtına sonu 

Hep emekler boşa gitti komşular 

Kayan inek dökülmüştü dereye 

Köylülerin çoğu geldi oraya 

Herkes gelmiş ineğini araya 

Hep emekler boşa gitti komşular 

Fırtınadan görmez oldu gözlerim 

Bu lafları anlayana sözlerim halim bundan ibarettir beylerim 

Hep emekler boşa gitti komşular 

Çıkıp Akseki’ye taşa oturdum 

İbo’nun halini dile getirdim 

İki tane inek ben de yitirdim 

Hep emekler boşa gitti komşular 

Şairin sözleri burada biter 

İnekler toplanmış derede yatar 

Allah’tan korkana bu ibret yeter 

Hep emekler boşa gitti komşular 

Abdullah Tarar

Gelin Alma Havaları

Gelin Alma Havaları 

Atlar eğedendi geldi kapıya Kız eehizin topla doldur terkiye Şimdi kılar başlar yanık türükye Doldur pınar doldur, ben gider oldum Anamı, babamı terkeder oldum. 

Anam yoğurdunu ayran eylesin Çıksın yücelere seyran eylesin Anamın oğlu var beni neylesin Doldur pınar doldur, ben gider oldum Anamı babamı terkeder oldum. 

Atlar eğerlenıniş binek istiyor, Kız görümcen gelmiş seni bekliyor Görümcesi gelini süslüyor Doldur pınar doldur, beng ider oldum Anamı babamı terkeder oldum. 

Gelin ağlar yaşın yaşın Gitmem diye sallar başın 

Geline gerek bir ana Ağlayalım yana yana İki gözüm canım ana Gidiyim haberin olsun 

Babamın evi şen olsun. 

Geline gerek bir bacı Ağlıyalım acı acı iki gözüm canım bacı Gidiyim haberin olsun 

Babamın evi şen olsun. 

Geline gerek bir baba Ağlayalım kaba kaba İki gözüm canım baba Gidiyim haberin olsun 

Fırat Suyu

Fırat suyu bulanık El uyur ben uyanık Yarimi Fırat aldı Ağlarım yanık yanık 

Fırat zulmün bana mı Ağlatırsın anamı Gönlüme ateş düşüp Ciğerlerim yana mı? 

Fırat suyun bir umman Ağlarım halim yaman El beni güler sanır Gönlümde tüter duman. 

Kaza Ağıdı

Kaza Ağıdı 

Sabah namazında yollandık işe Bilmezdik felaket gelecek başa Motor vurdu bizi kayaya, taşa Ne yapak kardeşler kader böyleymiş. 

Sinebeli’ne vardık,tutmadı firen Dilim dönmüyor ki nolduğun soram Kanlı yaş akıttı halimi gören . Ne yapak anneler kader böyleymiş. 

Motor hız almış da havada uçar Cinliler, insanlar önünden kaçar .Taşlara vurunca al kanlar saçar Ne yapak bacılar kader böyleymiş 

Onbeş arkadaşın onu yaralı Benim bahtım evvelinden karalı Korkman diye hoca verdi morali Ne yapak köylüler kader böyleymiş 

Kaburgada dört çubuğum kırıldı Vücuduma sargı bezi sarıldı Parmaklar kesildi, başlar yarıldı, Ne yapak komşular kader böyleymiş. 

ikisinin kolu, üçünün başı Şaşmayın komşular Allah’ın işi Nasipmiş hastanenin ekmeği, aşı Ne yapak yavrular kader böyleymiş. 

Şoför üzülüyor kaza oldu diye Kimse yoktur haber eyleye köye Takdir ilahidir üzülmek neye Ne yapak ey şoför kader böyleymiş. 

Sarılmış yaralar yine de sızlar Ağlaman anneler, bacılar, kızlar Karanlığı zindan, görmüyor gözler Ağlaman, ağlaman kader böyleymiş. 

Abdullah Tarar 

Celal’in Ağıdı

Celal oğlan damda yatar Yorganını yeller atar Ne yatarsın Celal oğlan Nişanlını eller kapar Oğlan oğlan Celal oğlan 

Ankara’dan kuş geliyi 
Sesi bana hoş geliyi 
Celali götüren tren 
Geri dönmüş boş geliyi 

Oğlan oğlan Celal oğlan Sarkışlaya kayıt oldum Çamurlara bata bata Celal bana altın almış Çimentoya yata yata Oğlan oğlan Celal oğlan 

Babası şehirden geldi 
Komşular başına doldu 
Hanım kız çeyizini sayarken 
Dediler ki Celal öldü 

Oğlan oğlan Celal oğlan Evlerinin önü yonca Yonca çıkmış dam boyucna Bu yoncayı kim derecck Celal oğlan olmayınca Oğlan oğlan Celal oğlan 

Kapısının önü kavak 
Kavaktan dökülür yaprak 
Elim.kına yüzüm duvak 
Bana dulluk yakışır mı? 

Oğlan oğlan Celal oğlan Sekiz çift çorap ördüm Sekiz kaynım giysin diye Pusu verip sandık açtım Celal oğlan giysin diye Oğlan oğlan Celal oğlan 

Askere Ağıt

Askere Ağıt 

Hiç mi kalkmaz kara dağın dumanı Okunuyor seferberlik ilanı İki kardeş birden asker olunca Siz de bilin dünya ahir zamanı 

Kapandı kapılar çıkmıyor tütün Askerler toplandı gidiyor bütün Gelinler dul kaldı, çocuklar yetim Ruzu mahşerde sizi görürler. 

Batumu aldık da geçtim o yana Karsı da alsak da olsak muyane Osmanlı askerinde kalmadı kuvvet Alman askeri dönse bu yana. 

Seferberlikten Önce gittim askere Seferberlik çıktı yoktur tezkere Ne aylık var, ne yıllık var askere 

Alman başı da müslüman ola Ayasofya’da bir namaz kıla Batum bizim, Kars bizim ola 

Erzurum dağını bir duman bastı Askerin üstüne sam yeli esti Sılada analar umudu kesti 

Asker Ağıtı 4

Asker Ağıtı 4 

Hasankalasında bindim katıra Babam yok ki bedelimi yatıra Bacım yok ki tel başına otura 
Nicelocak asker bizim halimiz 

Zorunan çıkıyor tatlı canimiz 

Yeşilyurt/Cafana Köyünden ama Ali’den derlenmiştir. 

Hasankalasında ot kucak kucak Kim derdi ki seferberlik olacak Nazlı gelinleri eller alacak. 

De nenni nenni de askerim nenni Kara toprağa mı vereyim seni Hasankalasında bindim katıra Babama söyleyin bedel yatıra Anama söyleyin öle, kurtula 

De nenni nenni de askerim nenni Kara toprağa mı vereyim seni Hasankalasında oldum onbaşı Sol yanımdan çıktı süngünün başı Yanıma gelmedi doktor binbaşı 

Gide gide gittim, yolum ne ırak Yoluma kurulmuş demirden tuzak Hasankalası da küçük kasaba Kesilen kelleler gelmez hesaba Bir hoca yoğidi yaza kitaba 

Yüce dağ başına kara giderim Usandım ayvadan nara giderim Hasankalasında üç ağaç mişmiş Sararmış, solmuş, dibine düşmüş Osman’ın askeri tifoya düşmüş 

Yüce dağ başında kar nemli nemli Durulmaz bu yerde, gönlüm elemli Mezarımı yol üstüne eşsinler Garip diye karaçalı bassınlar Bu dünyadan hesabımı kessinler 

Duman geldi ben şaşırdım yolumu Felek kırdı kanadımı, kolumu Askerliği bizim için yapmışlar Temelini ne de güzel atmışlat Onkesiz yaşında asker yazmışlar 

Şu kâfir düşman da ne azgın dişli Sorarsan gidenler hep otuzüçlü 

Asker Ağıtı 3

Asker Ağıtı 3 

Kışlanın önünde sıra söğütler Binbaşı oturmuş asker öğütler Askere gidenler babayiğitler 

Nicelocak asker bizim halimiz 

Zorunan çıkıyor tatlı canımız Kışlanın önünde düştüm de yattım Binbaşı gelince kan tere battım Ana, ben bu canı devlete sattım 

Niceolacak asker bizim halimiz 

Zorunan çıkıyor tatlı canımız Şu derin derenin ince dumanı Asker gelir diye ettim gümanı 

Hepsinin de gün görecek zamanı 

Neceolacak asker bizim halimiz 

Zorunan çıkıyor tatlı canımız 

Asker Ağıtı 2

Asker Ağıtı 2 

Kışlanın önünde toplar atıldı 

Topun heybetinden Ay, Gün tutuldu 

Anlara, bacılar yola döküldü 

Hendekte açtılar belim kuşağın Kara toprak oldu, yorgan, döşeğim 

Karsın önünde eşmece hendek 

Aldığımız yeri nasıl terkedek 

Sılaya dönmeye çok ömür gerek 

Hasankalasında keven mi biter Kars’ın yaylasında bülbül mü öter 

Asker görünüyor karşıkı düzden 

Arkasında baktım çantası bezden 

Nasıl ayrıldınız, gelinden, kızdan 

Hasankalasında bir ağaç alma Almayı görüp de eğlinip durma 

Derleyen: Mustafa Kuşçuoğlu

Asker Ağıtı

Asker Ağıtı 

Erzurum’a gider iken ayağıma battı diken battığını aramıyom yavrulardır boyun büken.’ 

Erzurum’dan kuş geliyor sesi bana hoş geliyor Anadolu taburları dolu gitti, boş geliyor. 

Erzurum’un alimleri çetin olur talimleri kör olasın Rus Kralı dul bıraktın gelinleri. 

Erzurum’un yolu çatal beşliyi dalına atar kör olasın rus kralı çifte gelin yalnız yatar. 

Erzurum’un altı bayır kurşun gelir cayır cayır beş para harçlığım yoktur kayır mevlam, bizi kayır. 

Cehpedeki Askere Ağıt

Cehpedeki Askere Ağıt 

Bir gelin uzakta ağlıyor gibi Bu akşam her taraf kara mı Mehmet? İçimi kor edip yakıyor gibi, Gözünde tutuşan çıra mı Mehmet? 

Kıvrak bas, adımlar süzülür gibi Halayda bir sıra düzülür gibi Toprağa kan düşmüş yazılır gibi Alnın tomur tomur yara mı Mehmet? 

Bir yıldız düşüyor yaralandın mı? Şehitler bezminde sıralandın mı? Bugün bayramındır kınalandın mı? Sorarım bu sıra sana mı Mehmet? 

Kükreyen o sesler ne diye dindi, Duyduğum naralar elbet senindi, Yüce dağlar gibi yatıyon şimdi Aldığın son tepe bura mı Mehmet? 

Dr. Abdullah Ertem

Ayrılık Ağıdı

Ayrılık Ağıdı 

Bir bülbülüm gül dalında öterim Ağlama sevdiğim senden beterim Eğer içinizde tertli yoğise Ben dertliyim hepinize yeterim. Anam oy… oy… 

Yüce dağdan bir yol iner Gelir dolanı dolanı Bizim elin coşkun çayı Akar bulanı bulanı Anam oy… oy… 

Yüce dağdan aşan bilir Aşıp da dolaşan bilir Ayrılığın acısını Gurbet ele düşen bilir Anam oy… oy…